Onuncu köyü kurmaya çağrı.

[…] Demek ki aslolan iman, İslâm, ilim, irfan, edep, ahlâk, şeriat, taharet ve nezafettir. Mü’min her yerde onları aramalı, onlara sarılmalıdır; onların olmadığı yerde durmamalı; dinini öğrenebildiği, uygulayabildiği yerlere hicret etmeli, öyle toplumlar, öyle kentler kurmalı, oralarda yaşamalıdır.

Eğer doğruluğu, dindarlığı, ihlası, takvası, irfanı dolayısıyla dokuz köyden dışlanıyor, kovuluyor, çıkarılıyorsa, kendisi gibi mü’min, halis, muhlis, muttakî, mübarek, mütedeyyin, arif, fazıl, kâmil… kimselerle onuncu köyü kurmalıdır…

Yaşasın ilimli, irfanlı, imanlı, düzenli, dirlikli, sağlıklı, temiz, nezih, izzetli, şerefli, nurlu onuncu köyler, beldeler, şehirler! –M. Esad Coşan, “Nice Nurlu, Huzurlu, Erdemli, Mübarek Kentlere!” başlıklı başmakalesinden, İlim ve Sanat dergisi, sayı 48, 1998.

 

1 Yorum

Filed under Genel

Arkadaş, devam eyle…

Kambo, Kamber Aga, Balkan savrulmasından yakışıklı kaçkın bir Arnavut, balıkçı, kumarbaz, bıçkın ve dayı… Balıkta miçoluk ettiğim aga… “Devam eyle!” diyordu. Arkadaş, devam eyle…

Boşalt çapariyi, sal çapariyi…

Dolu dolu dolunca incitmeden çek çapariyi. İnce ince. Devam eyle.

Balığa çıkacaksınız, Anna Magnani hala, Süvela, sözüm ona tembihliyor: “Evladım, al bu adamı da getirme geri!”

Kambo, yerli yersiz “lagos!” diye bağırır.

İyi av gelince, lagos! Yerli yerinde düşeş atınca, lagos! Beş benzemez ile rest çekip kazanınca, lagos!

Denizde ölmek istiyordu; kim bilir ne fikre daldıysa, treni görmemiş. Raylarda can verdi.

LAHOS! Demeye getiriyordu Kambo.

Soyunu tükettiğimiz o görkemli balık. -Hulki Aktunç, Bir Kadıköy’oğlu kitabından. (Heyamola, 2009).

Yorum bırakın

Filed under Genel

İskele söyleşisi.

Söyleşen: M. Fatih Kutan
Yumuşak Ge, Sayı 8, Eylül-Ekim 2010

Bir yıl öncesinden Safa Arslan’ın heyecanlarını biliyorum, sık sık bahsediyordu bir dergi çıkarmak istediğinden, çevresindeki insanlardan, özellikle Ali Haydar Öztürk’ten. İskele’yi duyunca, Safa’nın onca isteğinin, düşüncelerinin ele avuca geldiğini farkedip dergiye ulaştım ve söyleşiyi gerçekleştirdim. Aydın’da yayımlanmaya başlayan bir derginin serencamı.

Bir dergi birden bire ortaya çıkmaz, öncesinde toplanmalar, birliktelikler, muhabbetler vardır. İskele nasıl aşamalardan geçerek yayımlanmaya başlandı? Aydın’da bir grup gencin dergi çıkarmaya giden süreci nasıl işler?

İskele söylemiş olduğunuz bütün süreçlerden geçti. Yaklaşık bir yıldan beri bir dergi düşüncem vardı. Kendi okulum içinde bazı girişimlerim olsa da bir türlü gerçekleştirememiştim bu düşüncemi. Ardından ‘düğmeye basılmış’ gibi seri bir şekilde Kemalettin Bal, Ali Haydar Öztürk, Kağan Aksoy, Ömer Karataş ve beni bu konuda sürekli yüreklendiren Mehlika Toyga ile tanıştırıldım. Daha sonra da dergisizliğe son darbeyi beraber indireceğimiz Mücteba ile tanıştım. Bu tanışıklıklardan sonra gerçekten de beraber geçirdiğimiz çok güzel vakitler oldu. Anadolu evinde semaver merkezli sohbetlerimiz, çınar altlarında –ki Aydın’da çok nadir bulunur böylesi muhteşem kuytular- yaptığımız dergi toplantılarımız, bir türlü koyamadığımız ismimiz, “iki ay sonra çıkıyoruz!” dedikten sonra gelmek bilmeyen iki aylar… Hâsılı, bir çok hatıra gömdük o bir seneye. Zaten bir dergi çıkarıyor olmanın en güzel yanı böyle hatıraları yaşatacak olması bence. Size eşsiz dostlarla muhabbet etme imkânını veriyor. Belki sıkıntısı da var ama o yokken de sıkıntılar hep vardı! ‘Bir grup genç’ sözünüze de gelince; aslında ‘bir grup genç’ değiliz. Evet, belki en çok uğraşan, emek sarf eden biz olabiliriz ama gölgesi içimize heyecan dolduran bir çınar olan Ali Haydar Öztürk’e, gençlik yıllarındaki heyecanını bizimle tekrar kazanmaya çalışan Ömer Karataş’a sahip bir çekirdek kadromuz var. Bu tabirin yerine ‘bir grup meseleli’ daha çok hoşumuza gidiyor!

Şiir konusunda cimri bir derginiz var, her yanı şiir kırpıntılarıyla dolu değil, yerli yerinde. Şiir yayımlamak konusunda düşünceleriniz nedir?

Öncelikle biz bir şiir dergisi değiliz. Cimri davranmamızın en büyük nedeni bu. Bunun yanında bu tavrımızın diğer önemli bir nedeni de şiiri çok önemseyip ona ayrı bir değer vermemiz. Açıkçası bir kenar süsü, dolgu malzemesi, ölü boşluk doldurucu olarak görmüyorum şiiri. Maalesef bazı büyük dergilerimiz de bunu yapıyor. Kalabalık bir dosyanın yan tarafına bir şiiri sıkıştırıveriyorlar. Şahsen sığıntı şiirlerden hazzetmiyorum! Diğer yandan şiire güzel bir köşk ayırmak da yetmiyor elbet, bunun da idrakindeyim. Kaliteli şiire ulaşmak da, gömülü durduğu gönülden onu çekip almak da ayrı bir iş. İlk sayıda bunu yapmaya çalıştık, bundan sonraki sayılarımızda da bu ikiliyi buluşturmaya çalışacağız.

Zannımca bir derginin geleceğinde şiirde ısrar edenlerden çok nesirde ısrar edenler belirleyicidir. Nesirde ısrar edecek arkadaşlarınız var mı? Cengiz Aytmatov’un eserleri ve Semih Kaplanoğlu’nun “Yusuf Üçlemesi” üzerine olmak üzere birer edebiyat ve sinema yazısı var ilk sayıda, bu yelpazeyi genişletir misiniz ilerideki sayılarda?

Nesirde ısrar eden arkadaşlarımız olduğu gibi ben de kaliteli bir derginin omurgasını ancak nesir ile oluşturabileceğini düşünüyorum. Kendi fikirlerinizi herkese açıkça haykırabileceğiniz bir mecra nesir. İlk sayıda söylediğiniz türde yazılarımız vardı. Diğer sayılarımızda da değinilmemiş birçok konu hakkında araştırma dosyalarımızla beraber, çeşitli sanat dallarıyla da ilgili yazılar da olmak üzere yelpazemizi genişleterek nesire yer vermeye devam edeceğiz. Bunun yanında ilk sayı biraz akıllı uslu oldu. Özellikle nesirlerimizle, bundan da sıyrılacağız diğer sayılarda. Malumunuz, su ve sabun meselesi yani.

Dergilerin en büyük problemlerinden biri, “finans” eksikliği. Derginizde de görüyoruz bu sıkıntının belirtilerini, edebiyatla ilgisi olmayan yerlerden alınmış reklamları vs. Bunları nereye koyalım, ne yapalım? Bu can sıkıcı bir durum değil mi?

Evet, bu çok can sıkıcı bir durum. Ancak Aydın gibi bir yerde ‘edebiyatla ilgisi olmayan yerler’in katkısıyla da olsa çıkan bir derginin, bundan dolayı acımasızca eleştirilmesi de can sıkıcı. ‘Edebiyatla ilgili yerler’ pek yok ki burada onların reklamlarına yer verelim. Bu dergiyi bir şekilde çıkarmak durumundayız. Ve bu maalesef böyle mümkün olabiliyor. İnşallah bir gün dergimizin bayilerde kapışıldığını görüp, ‘edebiyatla ilgili yerler’in de reklamlarına gerek duymadan, ‘kapitalizmin duasına âmin demeden’ dergimizi çıkartabiliriz! Elbette ve elbette bu en güzeli…

Başka eklemek istediğiniz meseleler varsa dinleyebilirim.

Bu kısımda, önceki suallerinizde bahsetmiş olduğum Ali Haydar Öztürk hakkında söylemem gerekenler var. O seksen yaşında bir çınar. Necip Fazıl’la yirmi yıla yakın dostluğu olmuş bir insan. Yaşlı vücuduna rağmen hâlâ bizimle beraber bizim için koşturuyor. Bu bir yıllık tanışıklığımız süresince şahsından çok dersler aldım. O unutulmaması ve unutturulmaması gereken birisi. Özellikle de torun sevmekten başka bir davası olmayan, emeklilik isteyip pinekleyen bu ihtiyarlar çağında yaptıkları gerçekten çok önemli. Bir insanın en bilge, en dolu zamanında köşesine çekilmesini bir türlü mazur göremiyorum! Kahvehanelerde köşesi olan genç oyuncu kardeşlerime ise diyecek bir söz bulamıyorum!

Çok teşekkür ediyorum sorularınız için.

İletişim:
http://www.iskeledergisi.wordpress.com
iskeledergi@gmail.com

Yorum bırakın

Filed under Genel

Ankara ilenci.

-Mücahit Fatih Çelik’e, Ankara’ya taşınması münasebetiyle-

Erkenden kalkarak, gecenin sonunu gözlemleyerek, biraz yürüyerek, durup, dönüp, kente bakmak : Ankara’yla aramda kapanmaz bir açıklık var : Hoşdere Caddesi, Ankara’nın göğsüne yapışık : kara, ince bir kıl. Ankara ise – yatık – morarmış bir ölü bedeni. [18]

Ne ki, artık bu kentte, kışsa, güneşi görebilmek çok güçleşmiştir : çünkü, güneşe karşı, bir çaşıt örgütü kurulmuştur bu kentte + kesinlikle boğmaya çalışmaktadırlar güneşi.

Güneş kasapları gün boyu insan etiyle karın doyururlar.

İnsanların yüzleri de, kan sızan mezbahalardır. [19]

İki karanlık bastırıyor Ankara’nın üzerine : biri, bildiğimiz akşam bunun; çok karmaşık bir olgu ikinci karanlık. Bu, fizikötesi bir boğuntu mudur, dünya yaratılmadan önceki tuhaflık mıdır? Belki, bunların hiçbiri değildir de, çok özgül, karanlığa dönüşen, bizim ancak bu görüntüde algılayabildiğimiz bir ilençtir bu.

Karamsarlıkla kuşatılmıştır bu kentte oturanlar : sürekli + yazın da, kışın da. Kimsede de, bu karamsarlığın kökenini araştırma isteği pek oluşmamıştır.

Koşullarına kolayca uyuverirler.

Tam tutuklanmadır bu, Bayım. [28]

Gelip dayandık ‘görevli’nin paslı kimliğine. Görevlilerin gözlerine, ağızlarına, özellikle kulaklarına iyice baktınız mı? Hiç görevli görmemek olası mı? Özellikle Ankara’da; taş, toprak görevli kaynar. [40]

Dün gece eve gelirken gene ordan geçtim : taşlara, betona sinmiş kimliksizlik. Yürüdüm, yürüdüm; ip gibi uzayan Tirebolu Sokağına girdim : Hoşdere Caddesinin altından, uzuyor, Çankaya’ya doğru, âdeta bir sakız. Sokağın sonunda evler son bulur gibi oluyor ya, sakız sarkıyor hâlâ ağızdan : yayvan bir tas.

Bir de, şu vardı Bayım : çok özel, sonsuz ayaklı bir darağacı : edilgin gecelerimiz sallanıp duruyordu orda. [46]

Çünkü, önce kalbimizden vurulduk : herkes, gizli cehennemini sürüklüyor yanında. ‘yarın’ sözcüğü, yarın hiçbir anlama gelmeyebilir Ankara’da.

Sürekli olarak; gece de, gündüz de, bu kentte kurulmuş darağaçları geliyor usuma. [58]

Burasını, biraz daha doğrularak –ayağa kalkabilirsek daha iyi olur- okuyalım :

(Kuyu Tutanağı)

“– Caninin adresi?

– Ankara.

– Mahalle, cadde, sokak, ev?

– Yetişir efendim; biliniyor.”

Ne ki, İtalyan sinema yönetmeni Fellini, birbakıma, Roma’yı da vurgular. Yalnız, Fellini, o ünlü Roma filminde, dünyanın sonunu beklemek için en uygun yerin Roma kenti olduğunu söylemiştir : dünyanın sonu, demek ki, gözlemlenebilecektir oradan.

Bana öyle geliyor ki, Ankara, o son saatlere bile yetişemeyecektir : çünkü Ankara’nın evrensel yazgısı, işler o aşamaya gelmeden çok önce, ‘mutlak bir sondur’. [68]

Düşen parçalarımı topluyorum odada. ‘Bunlar’ diyorum işte, ‘üzerimize boşalan anlamsızlığı : Ankara’nın.’ [76]

– ‘Gördüm!’

Bağırıyorum odada : gerçekten gördüm, yemin ederim size, başka şey değildi; güneşti gerçekten gördüğüm.

İnsanlığın bir kördüğümü gibi duran Ankara’da güneşi gördün : dün.

– Nasıldı?

Soruyor anlattığım arkadaşım.

– Yumrulaşmıştı : başkaldırıyordu hepimiz adına. [79]

Ankara’da mıyım, burnuma bir şey olmadan, geceyi geçirebileceğime şaşarım.

Çünkü, herkes Ankara’da burnundan huylanır!

1923’ten beri biriken koku da, gerçeği söylemek gerekirse, burnumuza ağır gelir. [113] [Bir Yazarın Notları I, Edebiyat Dergisi Yayınları, 1. Basım, Temmuz 1980]

3 Yorum

Filed under Genel

Roman Kahramanları söyleşisi.

Söyleşen: M. Fatih Kutan
Yumuşak Ge, Sayı 6, Mart-Nisan 2010

Roman Kahramanları, adından da anlaşılacağı üzere merkezine aldığı konu itibariyle benzersiz bir dergi olarak yayına başladı. Üç ayda bir yayınlanacak derginin edineceği yeri, yapılmak istenenleri, akıllarında nasıl bir dergi projesi olduğunu öğrenmek için Roman Kahramanları’nın genel yayın yönetmeni Irmak Zileli ile konuştuk.

Roman kahramanlarını merkeze alan bir dergi yayımlamak bu zamana kadar şahit olduğum en ilginç ve kendine has dergi fikri. Nasıl oluştu bu, kimin fikriydi?

Roman Kahramanları isminde ve yalnızca roman kahramanlarına odaklanan bir dergi çıkartmak fikri yayın danışmanımız şair Eray Canberk’e ait. Eray Bey de Fransa’da çıkan bir ansiklopediden esinlenmiş. Fakat bu, adı üstünde, bir ansiklopedi. Düşünün ki bir yazarlar ansiklopedisi gibi, dünya edebiyat tarihinde varlık göstermiş tüm roman kahramanlarının yaşam öyküleri, gerçek birer kişilikmişçesine, romandan edinilen bilgilerle bu ansiklopedide yer alıyor. Birer madde halinde. Çıkış noktası bu olmuş Eray Bey’in. Ancak bizimkisi bir ansiklopedi değil, süreli yayın. Dolayısıyla biz dergide roman kahramanlarının yaşam öykülerinin ötesine geçmeliyiz diye düşündük ve sonuçta ortaya şu fikir çıktı; ele aldığımız her roman kahramanını edebiyat araştırmacılarının, yazarların, eleştirmenlerin ve hatta farklı disiplinlerden kişilerin bakış açılarıyla değerlendirmek. Bu, o kahramanı derinlemesine anlamamızı sağlayacak bir yöntem. İşin bir boyutu bu, yani roman kahramanlarının incelenmesi. Ama buna ek olarak yaratıcı çalışmalara da imza atmak istiyoruz. Sözgelimi, bu ilk sayıda Mine Söğüt’ün yaptığı gibi. Hasan Ali Toptaş’ın Alaaddin’inin roman bittikten sonraki yaşamı üzerine kurgusal bir deneme kaleme aldı Mine Söğüt. Bu tür yazılara olabildiğince yer vermek ve bunları çeşitlendirmek istiyoruz. Hatta eğer ikna edebildiğimiz bir yazarımız olursa, ondan kendi roman kahramanıyla hayali bir söyleşi gerçekleştirmesini isteyeceğiz. Söyleşi demişken onu da belirtelim, ele aldığımız roman kahramanının yaratıcısı yazarlarla da söyleşiler olacak önümüzdeki sayılarda. O kahramanı yaratma sürecine ışık tutan söyleşiler gerçekleştirebilmeyi umuyoruz…

Roman Kahramanları akademik bir yayın olmayacak belli ki fakat hangi alanlarda yazılar yayınlanacak, sınırlarınız nedir? Roman kahramanları konusunda bir ilk dergi olmanız sebebiyle bu önemli.

Evet, Roman Kahramanları akademik bir yayın değil. Akademisyenlerimizin de yazdığı, ama bu dergiye yazarak okurla buluşabildikleri bir yayın olmasını umuyoruz. Çok değerli tezler, makaleler çıkıyor karşımıza, ancak bunlar üniversite kütüphanelerinde havasız kalıyor. Bu dergi belki o değerli çalışmaların havayla temasını sağlayabilir. Bu temas hem akademisyenlerimize, hem de edebiyat okurlarına iyi gelecektir, olanaklar sağlayacaktır diye düşünüyoruz. Hangi alanlarda yazılar yayınlanacak, sınırlarınız nedir sorunuza sanıyorum az önce yanıt vermiş oldum, ama bu vesileyle bir şeyi vurgulamak isterim, sınırımız yok. Her türlü fikre, öneriye ve  denemeye açığız. Buna ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz. Yalnız bizim değil, edebiyat dünyamızın tümüyle bu tür bir yaklaşıma ihtiyacı var. Bu anlayışla hareket edersek yaratıcılığımız gelişir ve deneye deneye yeni biçimler, yeni olanaklar keşfedebiliriz. En önemlisi de bunu hep birlikte yapmak istiyoruz. Ne kadar farklı bakış, farklı ses katılırsa, o kadar canlı ve dinamik sonuçlar ortaya çıkacaktır. Canlılık, dinamizm, yaratıcılık… Bunları önemsiyoruz, büyük bir heyecanla yola çıktık. Bu heyecan sanıyorum bir canlılık ve dinamizm katacaktır dergiye. Ama eleştirilere kulak kapamamıza neden olacak, umarsız bir heyecan değil sözünü ettiğim. Ne kadar çok eleştiri alırsak o kadar çok gelişiriz. Örneğin, internette hakkımızda neler çıkmış diye bakarken bir okurun notuyla karşılaştım. Dergiyi hemen aldığını ama hayal kırıklığına uğradığını söylüyordu. Şu an o kadar merak ediyorum ki, onu hayalkırıklığına uğratan neydi? Keşke bunu da yazmış olsaydı. Olumlu eleştiriler insanın kulağına daha çok geliyor. Onlardan mutlu oluyoruz. Ama olumsuz eleştirilerin daha öğretici olduğunu düşünüyorum. Burada olumsuzluk elbette yıpratıcılık anlamını taşımıyor. İyi niyetli ve yapıcı eleştiriler bizi çok geliştirecektir. O yüzden buradan okurlarımıza seslenmek isterim, gördükleri eksikleri bize yazsınlar. Öneriler getirsinler. İnanın her biri üzerine düşünüyoruz. Her sayının bir öncekinden daha doyurucu olmasını umuyoruz çünkü. Sınırlarımız yok dedim ama tabii ilkelerimiz var. Bunlar bir kâğıda yazılıp, duvara asılan ilkeler değil elbette, ama genel olarak fikir birliğine vardığımız noktalar olarak ifade edebilirim. Yazarlara yönelik kişisel eleştirilere, edebiyat dışı polemiklere girmekten yana değiliz. Ama edebiyatın eleştiriye de, polemiğe de ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle eleştiriler de, polemikler de edebi ölçütler dahilinde olduğu sürece hiç sorun değil, bu edebiyat dünyasına düşünsel bir canlılık getirecektir mutlaka.

Kahramanının ismi eserde zikredilmeyen romanlar var, isimleri belli değil ama vurucu kahramanlar, onlar ne olacak? Başlı başına bir dosya olarak işler misiniz bunu? Bir de hikâye kahramanları, masal kahramanları, hatta şiir kahramanlarına da [Akçaburgazlı Yekta, Taha, Çağrılmayan Yakup vs.] değinilecek mi dergide?

Bizim için kahramanların isimlerinin olup olmamasının bir önemi yok. Önemli olan o kahramanın nitelikleri. Örneğin önümüzdeki sayılarda Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde romanının anlatıcısı üzerine bir yazı yer alacak. Adı iki üç yerde Marcel olarak geçmiş olsa da aslında bu bir “isimsiz kahraman”. Hatta hem kahraman, hem anlatıcı. Belki anlatıcı kahraman denmeli. Sizin söylediğiniz gibi roman boyu, adı hiç zikredilmeyen kahramanlar da var. Onlar belki de edebiyat tarihimizin “isimsiz kahramanları”… Elbette tek ölçütümüz var: Edebiyat tarihinde iz bırakmış olmaları. Öyle ya da böyle. Bu iz olumsuz bir iz de olabilir. Bakın şimdi sizinle konuşurken geliyor aklıma. Bazen birer karton karaktere dönüşmüş kahramanlar üzerine yazılar da olabilir. Yazarının yaratmayı beceremediği, ete kemiğe bürünememiş olan, güdük kalmış kahramanlar üzerine de yazılar olabilir, neden olmasın? Hem bu yazılar roman üzerine eleştirel düşünmeyi geliştirmemize de yardımcı olur. Sorunuzun ikinci bölümüne gelince… Hikâye, masal, hatta şiir kahramanları… Aslında dergi çıktıktan sonra en çok bu konuda öneri aldık. Celâl Üster köşesinde buna değindi ve olması gerektiğini ifade etti. Edebiyat çevrelerinden danıştığımız kişiler de benzer öneriler yaptılar. Okurlardan da bu yönde fikirler geliyor. Ve biz de kendi içimizde bunu tartışmaktayız. Henüz kesin bir karara varamadık. Aslında yola çıkarken bunun yapılabileceğini konuşmuştuk. Yani kendimizi roman kahramanlarıyla sınırlamaya gerek olmadığını. Ama şimdi ben kişisel fikrimi söylemeliyim ki, derginin çıkış noktası ve genel karakteri roman kahramanları. Bu ana hattı bozmaktan yana değilim. Yine de şu yapılabilir pekâlâ, dosya konuları roman kahramanlarıyla sınırlanır ama her sayıda tiyatro, hikâye, masal, şiir kahramanı üzerine birer yazının yer aldığı bölümler oluşturulabilir.

Yerli roman seçimlerinizde hep kült romanların kahramanlarını mı merkeze alacaksınız, yoksa kıyıda kalmış değeri bilinmemiş romanların kahramanları da konu edilecek mi? Bu sorunun bir süreği olarak şu da var: Edebiyat ortamlarındaki kamplaşmalar seçimlere etki eder mi?

Hem yerli, hem yabancı kahramanlar için bu söylediğiniz geçerli. Yani bizim kült kahramanlarla sınırlı kalmak gibi bir düşüncemiz yok. Bir tek şunu söylemeliyim ki, her sayımızda klasikleşmiş bir kahraman mutlaka olsun istiyoruz. İki yerli, iki yabancı kahramandan biri klasik biri de daha geri planda kalmış kahraman olabilir. Bu konuda da kendimizi çok sınırlamıyoruz. Ama hani olmazsa olmaz denilen kahramanları es geçmemek adına tabii öncelikle onlara yer vermeye çalışıyoruz. Yine de uzun soluklu bir dergi olacağımız umuduyla yola çıktığımız için, aceleci davranmıyoruz. Dediğiniz gibi kenarda köşede kalmış kahramanlara da sayfalarımızda mutlaka yer ayıracağız… Edebiyat ortamlarındaki kamplaşmaların olabildiğince dışında durmaya çalışıyoruz. En azından kendi adıma şunu söyleyebilirim ki ben kendimi herhangi bir kampın içinde görmüyorum. Dergiye emek veren kimsenin de böyle bir yaklaşımı olduğunu sanmıyorum. Zaten derginin sabit yazarları da yok. Her sayıda farklı isimler yazı yazacak. Burada hemen her edebiyat dergisinde ismine rastladığımız değerli yazarlarımızla da sınırlı kalmamaktan yanayız. Sorunuza iki başlık altında yanıt vermek isterim. Bir; yazı yazan isimlerin seçiminde ölçütlerimiz arasında bu kamplaşmalar olmayacak, olamaz da. Çünkü biz yelpazemizi geniş tutmayı ve tüm yazar birikimimizden yararlanabilmeyi umuyoruz. Bu tür bir sınırlama öncelikle dergiye zarar verecektir, bizi köreltecek, körleştirecektir. İki; kahraman seçimlerinde de tek ölçütümüz edebi değerdir. Çünkü biz tarihe kalacak bir iş yapmak istiyoruz. İnsanların evlerini taşırken “yangından ilk kurtardıkları” kitap ve dergiler arasında olmayı hedefliyoruz. Yıllar yıllar sonra da okunan ve tat alınan bir yayın olabilmek istiyoruz. Bu tür kaygılarla yola çıktığınız zaman, kamplaşmaların ve popülerliğin geçiciliğinin de bilincindeyseniz, kalıcı olandan güç almaya çalışırsınız… Sizin kamplaşma olarak ifade ettiğiniz meseleye bir ek yapmak isterim. O da şu, edebiyat çevrelerinin dar ve içe kapalı hali. Biz bunu da aşmayı umuyoruz. Yukarıda kısaca değindim, bize yazan isimleri seçerken, olabildiğince bunun dışına çıkmaya çalışıyoruz. Elbette adına çok sık rastladığımız o isimlerin her biri son derece değerli isimler. Söylediğim şey onların değeriyle ilintili değil. Ancak onlar gibi emek veren, yaratan, üreten başka değerli akademisyenler, yazarlar, eleştirmenler, okur-yazarlar olduğunu düşünüyoruz ve bunu çalışmamız esnasında görüyoruz da. Özellikle Anadolu üniversitelerinde kendi köşelerinde, sessiz sedasız çalışmalar yürüten aydınlarımız var. Biz onların bu birikimini, İstanbul’un birikimine katmak istiyoruz. Dar bir edebiyat çevresinin okuyup yazdığı bir dergi olmak istemiyoruz kısacası.

Eklemeyi gerekli gördüğünüz başka konular varsa alabilirim.

Dergimizin adı duyulmaya başlandığı andan itibaren hep şu vurgulandı: Böyle bir şey dünyada ve Türkiye’de bir ilk. Elbette bunu düşünmüş olmak hoşumuza gidiyor ve böyle bir ilki gerçekleştirmiş olmak da. Ama biz şimdi madem bu ilki gerçekleştirdik, sırada o ilki yaşatmak var diye düşünüyoruz. Bir işi başardıktan sonra uzun uzun o başarının dile getirilmesindense önümüzdeki sayılarımız için daha iyi ne olabilir, neler yapabiliriz, nasıl geliştirebiliriz dergiyi gibi sorular üzerinde durmaktan yanayız. Bu yüzden umudumuz okurlarımızın ve yazarlarımızın dergiye sahip çıkmasıdır. Biz bir ilki gerçekleştirdik ama bu ilki ancak hep beraber yaşatabiliriz. Bu sahip çıkmadan kastım da az önce söylediğim gibi okurlarımızın ve yazarların bize öneri, eleştiri ve yazılarıyla katkıda bulunmalarıdır.

Sizin vesilenizle derginin ilk sayısına emek veren herkese teşekkür etmek isterim. Ayrıca danışma kurulumuzun tüm üyelerini, yayın danışmanımız Eray Canberk’i, bu derginin finansmanını sağlayan Heyamola Yayınları’nın sahibi Ömer Asan’ı ve ekibini… Derginin tasarımını yapan, roman kahramanlarını resmeden Süyümbike Güvenç’i… Ve tabii editörümüz Aslı Uluşahin’i anmak isterim. Ciddi bir ekip çıkarıyor bu dergiyi ve bunu ifade etmekten dolayı gurur duyuyorum.

İletişim:
http://www.romankahramanlari.com
irmak@romankahramanlari.com

Yorum bırakın

Filed under Genel

Gökhan Özcan sadece bunu dese.

M. Fatih Kutan
Dünya Bizim, 20 Aralık 2010

Yirmi yıl aradan sonra hikâye kitabı yayımlamak bağışlanacak bir durum değil ama yayımlanan kitap her itirazı susturacak kadar iyi. Serçe Parmağı’yla bizi avlamış vaziyette Gökhan Özcan. Edebiyat Ortamı dergisinde yayımlanan hikâyelerinden hareketle iyi bir kitap olacağını tahmin ediyordum ama bir araya geldiklerinde bu kadar yetkin bir hikâyeler bütünü oluşturacaklarını düşünmemiştim. Bir kere bütün olarak iyi bir kitap bu. Hani bir hikâye antolojisini okurken, “sonraki hikâye bak şu yazarınmış, güzeldir ha o” diyerek içinizden heyecan duyarsınız ya, Serçe Parmağı’nı öyle okuduğumu fark ettim kitabın ortasında, her hikâye iyi gidiyordu çünkü. Sanki farklı yazarların en iyi hikâyelerini toparlamış bir antoloji hazırlamışlar. Yok, işte klâs tarafı burası: Bu iyi hikâyelerin hepsini bir hikâyeci yazdı. “İçinden Geçen”, “Kalp Yetmezliği”, “Harfiyen Uyum”, “Yalan Dünya”, “Bin Yıllık Yalnızlık”, “Ayar” iştiyakla okuduğum hikâyelermiş, işaretler koymuşum kenarlarına. “Büyük Yalan Kulübü” hikâyesiniyse Abdullah’ın işaret etmesiyle fark ettim. “Cânân” hikâyesinde “canan eriği” diyor ya, bittiğimiz resmidir bu dedim. Fatih Mutlu da bu hikâyeyi çok sevmiş mesela. Alıntı yapacağım kısım kısa film gibi, çok yetkin bir paragraf gerçekten, dar alanda bu kadar iyi yazmak kolay değil, her yazarın harcı değil.

“Pantolon, içinde çocukla birlikte koşarak yukarıdan uzatılmış salıncağa oturdu. Sallanmaya başladı. Üç kere sağa gitti, üç kere de sola. Sağa dördüncü gidişinde pencerenin çerçevesinden çıktı ve bir daha geri gelmedi. Koşarak bir kız çocuğu geldi aşağıdan, salıncağın arkasından baktı kaldı. Bu çok net bir kız çocuğuydu, pantolonun içinde filan değildi. Etek giymişti, ağırlığını tek başına taşıyamayacağı, üzerinde bahar dalları olmayan bir etek… Baharın dalsız geçtiği bir yerdi demek orası. Salıncağın da geri geleceği yoktu bu arada. Kız yere oturup ağlamaya başladı. Gözyaşları yere damlıyor ve hemen mezar taşlarına dönüşüyordu. Birazdan mezarlık oldu her yer.” (İçinden Geçen)

Suleyha Şişman’ın hazırladığı soruşturmanın tamamı burada. | [*Fotoğraf: Ali Görkem Userin]|

Yorum bırakın

Filed under Genel

Albert Camus.

Yorum bırakın

Filed under Genel